İtalya’daki Bizans ve Şarapları

Sabah erken düştük yola. Gece hafif kar yağmıştı Padova’ya ve kaldığımız evin hemen yakınında bulunan şehrin en önemli anıtı San Antonio Kilisesi’nin kubbesi incecik bir kar örtüsü alıvermişti üzerine.
Uzunca zamandır benim gibi turist rehberi olan eşim Filiz ve ben Ravenna’yı görmek istiyorduk zira, Ravenna başkent İstanbul’dan sonra Doğu Roma İmparatorluğu’nun ikinci büyük şehri ve bizim rehberlik eğitimimizde önemli yer tutan, sürekli referans verilen bir yerdi.
Araç sponsorumuz ! sürücümüz ve dostumuz Luigi, kopilot ve diğer arkadaşımız Silvana ile Ravenna’ya doğru yola revan olduk. Bizim bahanemizle onlar da geziyorlardı. Ravenna’ya daha önce hiç gitmemiş olduklarından bu yolculuk onlar için de ilginçti. Güneye doğru, Adriyatik Denizi boyunca devam eden bir yoldan Ravenna’ya yöneldik. Bu yol, Mussolini tarafından, Venedik bölgesini Roma’ya bağlamak için 1920’lerde açılmış. Yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra Ravenna’ya varmıştık.

Bu şehrin bir ilginç özelliği de nüfusu yalnızca 150 000 olmasına karşın İtalya’da il alanı Roma’dan sonra ikinci büyük yerleşim yeri olması. Tabii şehrin asıl önemi tarihinden geliyor. Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye bölündükten sonra Batı Roma’nın hükümdarı Honorius yönetim merkezini Milano’dan Ravenna’ya taşıyor. O dönemde Roma artık imparatorluğun başkenti değil. İmparatorluğun merkezinin kuzeydeki Roma’dan daha güneyde bulunan Ravenna’ya taşınmasının nedeni ise o dönemde kuzeyden gelen barbar akınları oluyor. Ravenna’nın büyük önem kazanması ise 6. yüzyılda Justinianus zamanında olmuş. Justinianus’un iki aşkı var: Biri İstanbul, diğeri ise Teodora. İstanbul’un en büyük imarı onun zamanında olmuş. Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı başta olmak üzere onlarca sarnıç, ve daha birçok yapı onun zamanında inşa edilmiş. Dolayısıyla kendisini ilk büyük İstanbullu sayabiliriz. İkinci aşkı da Teodora, yani biricik eşi… Bu kadın hırsıyla, hakkında söylenenlerle, tartışmalı geçmişiyle en çok tanınan Roma imparatoriçesi olmuş. Reklamın kötüsü olmaz ne de olsa. Kendisi de yine bir diğer İstanbullu hemşehrimiz sayılır. İşte en güzel Justinianus ve Teodora tasvirlerinin görülebildiği Ravenna’daki 6. yüzyıldan kalan Sant’Apollinare Kilisesi’nin önündeyiz. İçeri giriyoruz, kafamızı kaldırdığımızda aynı Ayasofya’da gördüğümüz gibi altın varaklı mozaikler. İmparator ve İmparatoriçe’yi betimliyorlar, yani biz İki İstanbullu 1500 yıl önce aynı topraklarda yaşamış hemşehrilerimizin siluetini taa İtalya’da görüyoruz. Her ikisi de karşılıklı iki duvarda, maiyetleriyle birlikte, ellerinde kadeh tutarken resmedilmişler.

Acaba bu şarap Sangiovese di Romagna üzümünden yapılan Ravenna şarabı mı?  Yoksa Girit’ten, Midilli Adası’ndan ya da Kapadokya’dan gelen bir şarap mı? Hangisi olursa olsun, Akdeniz kültürünü simgeliyor bu şarap tası. Akdeniz’i birbirine bağlayan en eski simgedir şarap.
Sant’Apollinare Kilisesi’nin apsis duvarı olağanüstü güzellikte dekore edilmiş. Muhtemelen gökyüzünü simgeleyen mavi fon üzerinde çoban Hz. İsa ve on iki havariyi simgeleyen koyun betimlemeleri var. Bu kocaman pano da yine mozaik şeklinde, küçücük taşların duvarın zeminine yapıştırılmasıyla oluşturulmuş. İster istemez bu noktada Ayasofya’nın üst kat balkonundaki mozaikleri düşünüyoruz. Onların fonu altın varaklı olarak yapılmış. Yani gök Istanbul’da altın rengi, burada ise mavi. Burada sanırız bir taşra kilisesinin asla başkent kadar zengin olmaması gerekliği önemli bir yer tutmuş. Bu kiliseyi görmüş olmaktan dolayı ağzımız kulaklarımıza varmış bir şekilde Ravenna’nın merkezinde bulunan ikinci önemli yapıya, San Vitale Kilisesi’ne gidiyoruz.San Vitale, Ravenna’nın Bizans egemenliğine girmesinden yedi yıl sonra, 547 yılında inşa edilmiş. Yapının formu İstanbul’daki son derece güzel bir diğer Bizans Kilisesi olan Küçük Ayasofya gibi sekizgen. Burada da yine imparator ve eşi karşımıza çıkıyor. Kilisede resmedilmeleri ve kafalarının çevresindeki yuvarlak hareler onların dinsel bakımdan kendilerine verdikleri önemi simgeliyor.
Rüyalarımız gerçek oldu, yıllardır turistlerimize görmeden anlattığımız Ravenna kiliselerini sonunda gördük, artık kendimizden daha emin olarak Bizans Sanatı’ndan bahsedeceğiz. Üşüdük ve de karnımız biraz acıktı. Hiçbirimizin de bilmediği Ravenna sokaklarında dışarıdan bakınca şöyle şirin, sıcacık bir restoran aramaya koyuluyoruz. Ama malum, arayınca ve karın aç olunca bulunmaz ya, yorgunluğumuz ve açlığımız gittikçe artmakla beraber iyi bir mekan bulamadık. Böyle durumlarda galiba en güzeli Türkiye’deki gibi yapmak. Az çok iyi giyimli esnaf tipli birinin geçmesini bekleyip sormak. Aynen öyle yapıyoruz. Düzgün giyimli, orta yaşlı hafif göbekli (en umut verici işaret göbekli olması) bir bey geçiyor oradan: ‘Sinyor, açız.’ Adam bakıyor, bizi süzüyor, tahminen içinden ‘bunlar dilenmek için biraz fazla düzgün ama, Allah bir kere düşürmesin’ diyor. Daha sonra meramımızı daha iyi anlatınca restoran aradığımızı anlıyor. ‘Beni izleyin’ diyor. 5 dakika yürüdükten sonra Ravenna’nın en güzel yeri olduğunu sonradan anladığımız Ca’ de Vin’ e varıyoruz. ‘şarap evi’ demek. Tam yerine gelmişiz, bingo!. Başka bir dilek tutsaymışız keşki. Bulunduğumuz bölge Emilia-Romagna olduğundan dolayı ‘Sangiovese di Romagna’ şarabı istiyoruz. Sangiovese İtalya’nın en yaygın üzümü. Orta İtalya’daki Toscana bölgesi bu üzümün en çok yetiştirildiği bölge olarak tanınıyor. Dünyaca ünlü Chianti şarabı bu üzümden üretiliyor. Toscana’nın kuzey komşusu olan bu bölgede de sangiovese çokça yetiştiriliyor ve de oldukça başarılı oluyor. Hatta bence sonuçlar Toskana’dan da iyi. Sangiovese burada Chianti’ye göre daha tanenli ve daha gövdeli şaraplar veriyor. Bu bölgede bu üzümden yapılan şaraplar %11.5 alkollü olup, ‘sangiovese di romagna’ adını alıyor. Sangiovese, Zeus’un kanı anlamına geliyor. Burada şarabın tanrısal, kutsal bir içki olduğu vurgulanıyor.


İçecek sorununu en güzel şekilde çözdükten sonra sıra yiyecek ısmarlamaya geldi. Bu konuyu İtalyan uzmanımız Luigi’ye bıraktık; sonuç olağanüstü. ‘Piadina’ sipariş etti. Piadina bizim pita gibi ekmek ve ayrıca getirilen salam, sucuk, peynir gibi yiyeceklerden oluşuyor. Diğer malzemeler dürüm yapılıp pita ile birlikte yeniyor.  İlk bakışta peynir ekmek gibi gözüken bu yiyecek aslında son derece lezzetli ve de bölgenin bir spesiyalitesiymiş. Ca’ de Vin Ravenna’nın tam ortasında, eski evlerde gevşeyen ve gıcırdayan tarzda tabanlı, eski görünümlü ancak eskiden çok güzel ve yeni olmuş olmanın vakarını ve asaletini taşıyan bir mekandı. Vitrinlerinde bulunan çeşitli şaraplarla bir şarap müzesi görünümünde burası. Sangiovese di Romagna dışında Ravenna çevresinde yetiştirlen bir başka üzüm olarak da Albana di Romagna’yı sayabiliriz. Albana beyaz bir üzüm ve değişik türde şarapların üretilmesinde değerlendiriliyor. Ablana di Romagna sek şaraptan başka tatlı olabiliyor. Ayrıca ‘passito’ tipi var, bu da geç hasat edilen üzümlerin ahşap taraçalarda güneşe tutulmadan kurutulması ve daha sonra şaraba dönüştürülmesi anlamına geliyor. Bu beyaz üzüme o kadar güveniyor ki Romagna’lılar passito tipinin Riserva’sını bile yapmışlar. Riserva, bir yıldan biraz daha uzun bir süre bekletildikten sonra piyasaya sürülüyor. Bir beyaz üzümün bu kadar geniş bir alanda kullanılabilmesi bize bir kez daha İtalyanların bu konudaki yaratıcılığını ve cesaretini göstermekte.Ca’ de Vin’den çıkıyoruz. Hava soğuk. Ravenna sokaklarında son bir tur attıktan sonra arabamıza binip Padova’ya doğru yola çıkıyoruz.

Bir cevap yazın