Veneto’nun İç Denizi Garda ve Şarapları

Garda Gölü 370 km2 lik yüzölçümüyle İtalya’nın en büyük gölü olması dışında, Akdeniz İklimi ve Alplerin soğuk havasını, kuzey yarımkürede neredeyse 45. Enlemde buluşturan bir göl olma özelliğine sahip.  Gölün Verona yakınlarındaki güney bölümünde Kuzey İtalya’nın en güzel zeytinleri yetiştirilirken, kuzeyinde de insan buz kesiyor. Nisan ayının güzel bir gününde Padova’dan yola çıkarak İtalya’nın romans ve şarap şehri Verona’dan geçip yönümüzü Garda Gölü’ne çeviriyoruz. Verona’yı geçer geçmez Roma İmparatorluğu döneminde şarap mahzenlerinin çokluğundan ötürü Valpolicella diye adlandırılan bölgeye ulaşıyoruz. Val, Valle’den geliyor, İtalyancada vadi demek. Poli, miktar olarak ‘çok’ anlamına geliyor. Cella da mahzen anlamı taşıyor. Üçünü birleştirdiğimizde ‘Şarap mahzeni çok olan vadi’ anlamına geliyor. Bu adlandırma bize bu bölgede şarap kültürünün eskiliğini anlatmak için yeterli oluyor. Burasının şarapçılık tarihi M.Ö 8 veya 9. yüzyıllara, Anadolu’dan göçtükleri tezi son yıllarda biraz daha güç kazanmış olan Etrüsklere uzanıyor. Daha sonra M.S 1-2. yüzyıllarda bu bölge Kuzey İtalya’nın başlıca şarap üretim merkezi haline geliyor. Günümüzde de aynen öyle. Bu bölgede çok şarap üretiliyor. Hatta o kadar ki, Verona ve Garda Gölü arasında bulunan bu bölge, yüzölçümüne göre şarap üretiminde ülke birincisi konumunda. Bölge adlandırması Valpolicella olarak geçiyor ve çeşitli kategorilere ayrılıyor. Valpolicella Classico %10-11 alkol oranlı, açık kırmızı renkli genç bir şarap olurken, Valpolicella Superiore’nin alkol oranı en az %11 oluyor. Yani bu ikinci örnekte ‘superiore’ şarabın üst kategori olduğunu değil, alkol oranının yüksek olduğunu belirtiyor. Bu durum, İtalya’nın tamamında aynı anlama geliyor. Örneğin bir Chianti şişesinin üzerinde superiore yazarsa bu da yine o chianti’nin üstün bir kategori olduğu değil, yine alkol oranının bir veya iki derece yüksek olduğu anlamına geliyor.

Sözünü ettiğimiz klasik sek şaraplar ticari açıdan oldukça önemli olmakla birlikte bölgenin dünya çapında adını duyuran iki büyük şarap var. Bunlardan biri ‘Recioto di Valpolicella’ diğeri de ‘Amarone della Valpolicella’. Her iki şarap da geç hasat edilen üzümlerin kurutulmasıyla, İtalyanca deyimiyle ‘Uva passita’ yani ‘çürük üzüm’ le yapılıyor. Recioto tipi, bir likör şarabı tarzını andırıyor, biraz tatlı. Yani burada fermantasyon tamamlanmayıp, biraz şeker bırakılıyor. Amarone ise ‘küçük acı, acıcık’ anlamına geliyor. Bu şarap aslında bir kaza sonucu bulunmuş. Recioto üretmek isteyen bir köylü şarabı unutunca fermantasyon bitmiş, tüm şeker tükenmiş, şarap sek olmuş ama güzel olmuş. Bu durumda aynı üzümlerden ortaya iki şarap çıkmış. Biri tatlı, çikolata ile önerilen bir şarap olmuş, Veneto bölgesi’nin dünyada en tanınan şarabı olan Amarone de yemeklere eşlik eden sek bir şarap olup çıkmış.

Valpolicella adlandırması kırmızı şarapları içeriyor. Yıla ve şaraba göre değişen oranlarda dört çeşit siyah üzüm kullanılıyor. Üzüm tipleri şunlar: Corvina, Molinara, Rondinella ve Negrara. Bunlar arasında genellikle Corvina ana üzüm oluyor ama bütün çeşitler yüzde beş oranında bile olsa şarapta yerlerini alıyorlar. Aslında burada bir kez daha İtalyanların şarap konusundaki yaratıcılığı ve cesaretini görüyoruz. Sonuçta bu üzümler ne Cabernet ne Merlot ne de Shiraz. Dünyada hiç tanınmıyor ve bu bölge dışında İtalya’da bile hiçbir yerde yetiştirilmiyorlar. Bu üzümlerin şaraplarını böylesine bir ticari başarı haline getirmek gerçekten de çok takdir edilecek bir şey. Valpolicella’dan geçerken bütün bunları düşünüyor ve Garda Gölü kıyısına varıyoruz. Çok güzel bir küçük şehir olan Sirmione’deyiz. Şehir girişine aracımızı park edip, bu güzel ilkbahar gününün keyfini çıkarmak için iniyoruz. Sirmione’nin etrafında son derece iyi korunmuş, aynı masallardaki şato surlarını andıran duvarlar var. O kadar ki o filmlerde gördüğümüz sur önündeki su dolu hendek bile görülebiliyor. Bir zamanlar kim bilir ne savaşların yaşandığı, ne kadar zorlukla girilen kapıdan geçiyoruz. Bir yandan da ülkemizi düşünüyor, İtalya’daki yüzlerce çok iyi korunmuş şehir gibi bir tanesinin bile niçin bizde bulunmadığını konuşuyor ve olayın sadece maddi olanaksızlıklarla açıklanamayacağı konusunda bir kez daha hemfikir oluyoruz. Surlardan içeri girince dümdüz devam eden bir küçük yol var. İki tarafında dükkanlar, kafeler ve restoranlar bulunan bu yolun sonunda denize ! varıyoruz. Deniz değil aslında ama görüntüsü,havası, dekoru olan martıları ve vapurlarıyla adeta bir deniz gibi burası. Bir yere oturup bir şeyler yiyelim diyoruz. Etrafımızda pek İtalyanca konuşulmuyor. Almanca tonlama ağır basıyor. Burası Almanya’ya en yakın sıcak bölge olduğundan hatta en yakın Akdeniz olduğundan Alman turistler buraya çokça geliyormuş.Sirmione, yaşadığı dönemin Roma imparatorlarını acımasızca eleştiren ve bu yüzden de sürgünlerden sürgün beğenen  ünlü ozan Catullus’un 1. Yüzyılda yaşadığı yer olarak da biliniyor. Hatta kentin en önemli anıtlarından biri 

Catullus mağarası. Bu kent ayrıca 20. Yüzyılın en büyük sopranolarından Maria Callas’ın da yazlık evinin bulunduğu yer. Ee burası dururken nerede yazlık evi olsaydı ünü diva’nın. Kentin çıkışında, göl kıyısına demir atmış, küçücük bir kayığın ismi dikkatimi çekiyor bu arada: ‘Poteva essere peggio’. ‘Daha kötüsü de olabilirdi.’ Eski püskü ve küçücük bir tekneye ne güzel yakışıyor bu isim değil mi?

Sirmione’yi biraz gezdikten sonra gölün kıyısının keşfine devam ediyor, 15-20 dakikalık bir araba yolculuğuyla Lazise’ye varıyoruz. Şehirler gittikçe güzelleşiyor mu ne ?. Dünya güzeli bir şehir Lazise’ye varıyoruz. Zamanın durduğu bir başka kenetteyiz.  Daha önce Sirmione’de kale kapısı şeklinde olan sur duvarı burada şehri çepeçevre sarıyor. Sur duvarının dışarıdan tamamen görülebildiği ender şehirlerden birinin karşısındayız. Burada da yine göl tarafında duvar inşa edilmemiş. Böylece eski dönemlerde tehlikenin gölden değil karadan geldiğini anlıyoruz. Nüfusu 6000 civarında olan Lazise’nin tarihi çok eskilere dayanmakla birlikte bugün gördüğümüz şehir surları ve başka birçok anıt 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar olan dönemde, yani Ortaçağ’da inşa edilmiş. Lazise’nin surlarından kente girdiğinde insan kendini ortaçağda bir kıyı kasabasında zannediyor. Burada tüm caddeler birbirini dik açıyla kesiyor ve sokakların darlığına rağmen kasvetten uzak bir ışık kenti Lazise.Kısa bir Lazise turundan sonra gönlümüzü değilse bile aklımızı bırakıp ayrılıyoruz Lazise’den ve asıl amacımız olan, yani uğruna şimdiye kadar ki iki figüran şehri gördüğümüz-figüranlar da hiç fena değildi ama- assolist Bardolino’ya gidiyoruz. Bardolino’ya gidiş amacımız İtalyan şarapçılığının ünlü şehirlerinden birini daha koleksiyonumuza katmak aslında. Yine Garda Gölü kenarındayız ama açıkçası şehir güzel olmakla birlikte daha önce gördüğümüz kentlerle karşılaştırıldığında biraz sönük kalıyor. Ancak ismi yeter; şarap şehri Bardolino. Dağ taş şarap olsun diye bekliyoruz ama şarap satan lokal sayısı diğer şehirlerdekinden daha fazla değil. Bir barın terasında oturup kahve içiyoruz. Oldu mu şimdi? Yakıştı mı şarap şehrinde kahve içmek? Ne yapalım vakit erken.Şarap yolculuğumuz buradan sonra başlıyor. Bardolino şarap yolu’nda ilerliyoruz. Tüm İtalya’da ‘Şarap Yolu’ kavramı var. Şarap yolu, üzerinde bağlar, şarap üretim tesisleri, şarap satış yerleri ve barlar bulunan yol anlamına geliyor. Biz de Bardolino Yolu’nda, ‘Fratelli Zeni’ yani Zeni Kardeşler’in oluşturmuş olduğu şarap müzesine doğru ilerliyoruz. Zeni ailesi 130 yıldır Bardolino şarabı üretiyor. Şu anda iş başında olan 5. nesil Zeni’ler hem bölgenin şarap kültürü mirasını değerlendirmek hem de bölgeye çokça gelen turistleri çekebilmek için üretim yerlerinin hemen yanında bir müze oluşturmuşlar. Münferit ziyaretçiler için ücretsiz olan müze altı bölümden oluşuyor. İlk bölümde bölgenin çeşitli çubuk budama ve yükseltme tipleri, daha sonra üzümden şaraba yolculuğun anlatıldığı bölüm, fıçıların ve fıçı yapmak için kullanılan aletlerin sergilendiği bölüm, eski aletler ve daha birçok eşya sergileniyor. Geziyor, bir yandan da bilgileniyoruz. Müze ne kadar ilginç olursa olsun aklımız az sonra tadacağımız Bardolino’larda. Bardolino şarapları, Garda Gölü’nün doğu yamaçlarındaki bağlarda yetiştirilen Corvina, Molinara ve Rondinella üzümlerinden yapılıyor. Bu bakımdan Valpolicella ile tamamen aynı. Burada şaraplara adını veren, üzümün 

yetiştirildiği toprak. Coğrafi adlandırma mantığına göre, üzümün fiziksel yapısı aynı bile olsa, toprak değişince tadı değişiyor. Gerçekten de öyleydi. Tadımını yaptığımız Valpolicella ve Bardolino farklı keyifler sunuyorlardı. Örneğin Bardolino şarabı daha çok floral yani çiçeksi tonlar verirken Valpolicella daha çok kiraz aromaları yansıtıyordu. Ortak yönleri ise ikisinin de genç şarap olması ve en fazla 3 yıl içinde tüketilmeleri gerektiğiydi. Tattığımız şaraplardan birer şişe satın alarak Bardolino’dan ayrılıyor  ve  kalmakta olduğumuz Padova’nın yolunu tutuyoruz.

Bir cevap yazın