Sonbaharda Marsilya

     Air  France’ın Marsilya’ya direk uçuşlarına başlayacağını okuduğumda, geçen yıldan beri planladığım Marsilya gezisinin zamanının geldiğini anladım. Sonbaharın başladığı günlerde, bir liman kentinde birkaç gün geçirmek güzel olacaktı. Yolculuğumuz çok güzel başladı. Her şey tıkır tıkır çalışıyordu, Air France hiç rötar yapmadan kalktı. Bir Fransız şehrine gittiğimizi, daha uçakta anladık çünkü yanımızda oturan beyefendi (biz Fransız olduğunda hemfikiriz) servis edilen şarabı sorup, yemeğinin yanında bira içmeye karar verdi… Güney Fransa’nın Cote D’azur bölgesine daha önce gitmiş, ancak Marsilya ve civarına geçmemiştik. Rotamızda Avignon, Bandol ve Casis vardı…
     Gitmeye karar verdikten sonra konuştuğumuz hemen herkes Marsilya’nın diğer Fransız kentlerinden daha farklı olduğunu söylüyordu. Fransa’dan çok Afrika etkisinde olduğunu da ekliyordu, okuduklarım da farklı değildi zaten; güvenlik problemleri, kirlilik ve kalabalık başlıca şikayet edilen konulardı. Biz İstanbul’dan yola çıkacağımıza göre ne kadar şaşırabilirdik ki…

    Güzel başlayan yolculuğumuz, otelimize yerleşmek ve artık akşamüzeri olduğuna göre aperatif bir şeyler belki bir pastis içmekle devam etmeliydi. Pastisi daha önce denemiş ancak çok sevmemiştik, ancak buraya gelip de içmemek olmazdı tabii. Vieux Port ‘a indiğimizde çok çok güzel bir manzara ile karşılaştık, hele gün batarken Notre Dame de la Garde ‘ın hali muhteşemdi, hele bir de ışıklar yanınca çok çok güzel, bu manzarayı her gün izleyebileceğimi düşünüyorum tıpkı İstanbul Boğazı’ndan bıkılamayacağı gibi… Biz pastisin birkaç çeşidini denedik ancak çok sevmedik ve hepsini yarım bıraktık, ama Bohemian Pilsener La Cogale biralarını çok sevdik. Tek problemimiz vardı o da buranın bizim sevmediğimiz kadar turistik olmasıydı, bu yüzden her zaman yaptığımız gibi, arka sokaklara kaçtık. Derken bir pizzacı gördük, burası İtalyan etkisinde de kaldığı için çok fazla pizzeria ile karşılaşıyorsunuz, hatta sokaklarda pizza satan arabalar bile var. Fransa’da pizza yemek pek adetimiz olmasa da bu dört beş masalık küçük dükkana girdik, küçük olmasına küçüktü ama odun ateşinde pişen pizzalar lezzetliydi. Sahipleri Korsikalı imiş, bize Korsika sosisli pizzayı önerdiler, kırmadık istedik bir benim her yerdeki favorim peynirli, tabii yanında da Güney Fransa’nın olmazsa olmazı rose şarap… Burada sanki binlerce renk tonunda rose şarap var… Otele dönerken Nicolas’a uğrayıp Domaine Du Cagueloup Rouge 2007 Bandol şarabı aldık, bizim çok sevdiğimiz bir bölge, odaya girer girmez hemen açtık.Yumuşacık ve çok güzel bir şaraptı, nasıl bittiğini anlamadık bile…..
      Pazar sabahı Avignon’a doğru yola çıktık. Trene Saint Charles garından binecek ve bir buçuk saat sonra olacaktık. Palais de Pape’ı gezecek, şarap tadacak ve güzel yemekler yiyip, meşhur Rhone Nehri’ni görecektik, beklediğimizden rahat bir yolculuk oldu. Rhone çok güzel bir nehir sanki her şey yemyeşil orada. Palais de Pape’ı gezdikten sonra güzel şaraplar tattık. Tadımda ben beyaz bir Chateau neuf du Pape  Chateau La Nerthe 2010 denedim. Ahmet ise tadım setini tercih etti, bu sette üç adet şarap vardı. Domaine Saint Amant 2009,  Domaine Palon Gıgondas 2009, Chateau Gigognan 2006 ancak beklemediği bir ilgiyle karşılaşan servis sorumlusu hanımefendi bir kadeh de kendi Monttırıus Vacqueyras Les Clos 2007 ikram etti.

Ben her zaman ki gibi tatlı şarabı da merak ettim ve Chateau Baroncelli Muscat  de Beaumes de Venise 2008 ’ten bir kadeh istedim, ancak bu hanımefendi o kadar kibardı ki neredeyse iki kadehlik bir ölçüde şarabı ikram etti. Beğendiklerimizden satın alıp oradan ayrıldık. Artık bir şeyler yemenin zamanı gelmişti hele de öyle güzel şarapları tattıktan sonra daha önce gördüğümüz, hoşumuza giden bir Restaurant Le Lutrin oturduk. Fransa’da vazgeçilmezimiz olan ördek bir tabağımız olmak üzere siparişimizi verdik,  bir de ve son zamanlarda her gittiğim yerde günün yemeğini söylemek gibi bir deneyime kalkıştım bazen çok iyi sonuçlanıyor, burada da güzel bir yeşil mercimekli kuzu yedik tabii yemeğin yanında da Chateau La Coste  Rose D’une Nuit 2010  şarabını yudumlayarak güzel saatler geçirdik. Tren saatimize kadar kalan zamanımızı boş sokaklarda dolaşarak geçirdik. Güzel kavlar keşfettik çoğu Pazar olduğu için kapalıydı, biz de fotoğraflarını çekmekle yetindik. Açık olan Cave du Bouffart ‘a uğramadan olmazdı, buradan kavistin tavsiyesiyle Rasteau Cuvée Paul Emile 2009 şarabını aldık. Otelimize döndüğümüzde açtık ve büyük bir sürprizle karşılaştık, bizim bilmediğimiz bu üretici meğer pek de bilinmez değilmiş. Böyle güzel bir şarap yaptığı için ilk kadehlerimizi ona kaldırdık.

     Sonraki günlerde Bandol ve Casis’ye gittik, onlar da bir başka yazının konusu olsun…. Marsilya’da bol bol deniz ürünleri yiyip, rose şarap içip ve akşamüzerleri güzel biralarını yudumlayıp,pastisini sevemedik….Avignon ve Marsilya’dan damaklarımızda bir sürü şarabın tadı ve zihnimizde yine bir sürü adres ve anıyla ayrıldık…

Bir cevap yazın